Giriş
     
Hz. Hızır ve Hz. Musa (as) PDF Yazdır E-posta

HERŞEY GÖRÜNDÜĞÜNDEN İBARET DEĞİLDİR

Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresinde Musa Peygamberin rüşde ermek (doğruyu bulmasına yardım edecek bir bilgi) öğretmesi için kullardan bir sırlı kulu bulma yolculuğu anlatılmaktadır. Bu kıssa , Hz Musa’nın peygamber olduğu halde Allah’ın, Hz Musa’yı katından bir ilim verdiği bir başka kuluna göndermesi ve Hz Musa’nın bir peygamber olduğu o kulun bildiği ilmi bilmemesi bakımından oldukça ilginç ve esrarlıdır.
Kul için peygamberlik en üst makamdır peki nasıl olur da bir peygamber O sırlı kulun ilminden perdelidir? Yüce Rabbimiz Yusuf Suresi ayet 76 da şöyle buyurmaktadır:

 

"...Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır’’ Alimliğin, ilmin, bilmenin sınırı mutlaka ki yoktur. Bir peygamber için dahi O’nun bilmediği bir ilmi bir başka kul bilebilir bir peygamber dahi bilmediği bu ilmi öğrenme yolunda her türlü sıkıntıya katlanabilir. Nitekim Hz Musa da öyle demiştir ‘’ Durup dinlenmeyeceğim ; ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım , yahut senelerce yürüyeceğim’’. (El-Kehf 60)

Hz Allah, Hz Musa’ya ’’ İki denizin birleştiği yerde olan kulum senden daha alimdir" olarak buyurmuş ve Hz Musa bu alim kulu; Hz Hızır’ı bulup O’na tabi olmak, bu ilmi öğrenmek istemiştir. Hz Musa Hz Hızır’ı bulduğunda ‘’Sana öğretilenden ,bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?’’ diye sorar.


Hz. HIZIR’A TABİ OLMANIN ÖN ŞARTI :
SORU SORMAMAK...

Hz Hızır ise ‘’ (İç yüzünü ) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" Der. Musa ‘’ İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine karşı da gelmem dedi. (O kul) eğer bana tabi olursan , sana o konuda bilgi verinceye ilk olarak ben açıklayıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma’’ buyurdu.

Tüm ilimleri öğrenmenin ilk şartı soru sormak olduğu halde bir bilginin iç yüzünü kavrayabilmek (ilmi ledün) hususunda Hz Hızır’ın ilk şartı ‘’bana soru sorma’’ olmuştur.

"Ledün" kelimesi, "ilm-i ledün" şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatlar mânâsına gelir.İlmi ledün , harfsiz sessiz ve işaret ile öğrenilen bir ilimdir, eşyanın hakikatini görmeyi sağlayan bir ilimdir.

"Allah’ım, bana eşyanın hakikatını göster." şeklindeki Rasûlullah Aleyhisselâm’ın ettiği dua, hakikatta bize bir gerçeği vurgulamak gayesine mâtûftur.

Bu duadan anlaşılıyor ki eşyanın bize bir görünen yüzü olduğu gibi görünmeyen sırlı bir yüzü de mevcuttur. İşte Hz Hızır’a(as) Allah katından öğretilmiş olan ilim, eşyanın hakikatini bilme ilmidir.

Hz Musa da hakikati görebilmek için Hz Hızır’a tabi olmayı istemiş öğrenciliğe kabulün şartı da soru sormamaya sabretmesi gerektiği olmuştur.


ÜÇ SIRLI DERS VE AYRILIK

Kehf Suresi’nde geçtiği şekli ile , Hz Hızır ve Hz Musa yürümeye devam ederler, bir gemiye varırlar ve gemiye binerler . Bindikleri gemiyi Hz Hızır deler ve Hz Musa bu olay karşısında hayretini gizleyemeyerek sabredemez ve ‘’Halkını boğmak için mi onu deldin?" diyerek ilk sorusunu sorar.

Ardından yine yürümeye devam ederler bir erkek çocukla karşılaştıklarında Hz Hızır (a.s) onu hemen öldürür. Hz Mûsâ, yine sabredemez “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” diyerek Hz Hızır’a kötü bir iş yaptığını ikaz eder.

Yine yürümeye devam ederler, bir şehir halkına varırlar ve onlardan yiyecek isterler. Ancak halk, onları konuk etmek istemez.Derken yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görürler ve Hz Hızır onu hemen tamir eder. Hz Mûsâ, yine sabredemez “İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın” şeklinde yorum yapar.

Hz Hızır üçüncü kez sabredemeyen Hz Musa’ya ; “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir”. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.’’ Diyerek yollarını ayırırken bu yaşanan üç olayın hikmetini de anlatır.

Hz Musa, bir peygamber olduğundan , kendisine verilmiş olan şeriat ile, gördüğü üç hadise ile ilgili hükümler vermiştir. Hz Hızır’ın Allah katından bir rahmet ve ilim verilen alim bir kişi olduğunu unutarak O’nun yaptığı işleri, gördüğü sonuçlarına göre değerlendirmiştir.Hz Musa görmüş, ancak gördüğünün algılayamadığı yanı olduğunu idrak edememiştir, bu durum da ayrılığa sebep olmuştur.

Gözün bir mesafeye kadar görebilmesi, kulağın da yine belli bir mesafeye kadar işitebilmesi gibi aklın da hadiseleri ve hakikatleri kavrama hududu vardır. Akıl sadece gördüğü ile hükmeder. Akıl , suyun içinde gördüğü kalemi kırık zanneder illüzyonu gerçek zanneder.

Sadece görünüş ve biçime takılma ve onunla yetinme oldukça aldatıcı olabilmektedir. Zira sadece görünüş ve biçime bakma, bize, bir nesnenin, bir kişinin, bir olayın yahut bir fikrin gerçek yüzünü, özünü, inceliğini ve derinliğini görerek değerlendirme imkânı vermez. Böyle bir imkândan mahrum kalmak ise eksiklik ve yanlışlık içinde kalmak demektir.

Her şeyin özünü , inceliğini perde arkasını aslında bize neyin anlatılmaya çalışıldığını idrak , sonunda her şeyin tamını, küllünü görmek demektir. Tam ise, her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı bulmak, her şeyi Allah ile bilmek ile mümkündür.

Evliyaullah Hazeratı ‘’neyi görsek,özünde Hakk’ı müşahede ederiz’’ buyurmuşlardır.

Öyle ise Hz Musa gibi olaylara ‘’bu kötüdür’’ ‘’bu iyidir’’ değerlendirmesi ile yaklaşmak, gerçeğe perdeli kalmak anlamına gelir.

Hayatı yaşarken olayları Musa ve Hızır aynalarından değerlendirmeye çalışmak, sır kapıları olduğunu düşünmek, her olayda Allah’ı görebilmek gerçek doğruyu bulmaktır.

Örneğin bir sabah yetişmeniz gereken uçağa yetişemediğinizde , gerçekten bu bir aksilik midir? diye düşünmek, veya yeni biri ile tanıştığınızda,bu kişinin size aslında hangi kapıları açacağını düşünmek, veya yeni bir şey öğrendiğinizde bu bilgiyi aslında başka hangi şekilde kullanabileceğinizi düşünmek.Gerçekte tüm bunların size neyi anlatmak istediğini görebilmek için ‘’Görünüşe takılmak’’ yerine önce durup düşünmelisiniz. Her yeni olayda Hz Allah bana ne söylüyor acaba, burada gerçekte neyi anlamam gerekirdi? Demeli ve bir kez daha düşünerek hareket etmeliyiz.


MÜRŞİDİ HIZIR BİLMEK GEREK

Hz Hızır’a Allah katından öğretilen Ledün ilmi veya ilm-i ledündür. İlmi Ledün, Allahü Teala’nın ihsanı ile kalbe ilham edilen ilahi sırlara ait bilgilerdir. Hz Hızır’a Allah katından öğretilen, ilmi ledündür.

Ledün ilmi , çalışmakla değil yok olmakla anlaşılır. Hz Mevlana’nın işaret ettiği gibi damla, damlalığında ısrar ederek, denizde yok olmadıkça denizin esrarını güzelliklerini bilemez, denizin gerçekte ne olduğunu anlayamaz. Bu güzellikleri keşfedenlere tabi olunarak eşyanın sırrına ermek mümkündür. Kur’an-ı Kerim sık sık insanları akıllarını kullanmaya davet eder. Çünkü akletmek başlangıca varmaktır. Öylesine yaşamamak her şeyin bir hikmetinin olduğunu düşünmeye çalışmak yine başlangıca varmaktır.

Hz Musa’nın algısı başlangıçtır.Fiilin perde arkasına vakıf olabilmek, ancak Hz Hızır gibi bir yol göstericiye saf bir sevgi ile bağlanmak ve O’na kayıtsız tabiiyyettten geçer.

İnsanoğlu kendi noksanını nadiren görebilir. Ona kendi noksanını gösterecek bir yol göstericiye ihtiyacı vardır. Yol gösterici mürşid, insanı bir çok lüzumsuz gayretlerden alıkoyar. Ona sadece öz olanı gösterir. Yalnızca okumakla bilmekle dinlemekle elde edilemeyecek hususları mürşidler pratik bir şekilde gösterirler.

Mevlana Hazretleri : ‘’Bildiğin ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsan şaşırırsın kendine gel ; hiç görmediğin o yola yalnız gitme ; sakın yol göstericiden baş çevirme ; ancak şeyhin kanatlarıyla uç da gör; şeyhin askerlerinin yardımını gör’’ demek suretiyle bir bilene tabi olmanın önemini dile getirmiştir.

Mürşid-i kamile tabi olmak, tüm iradeyi ona teslim etmekle mümkündür. İtirazsız, nedensiz niçinsiz tam bir güven duygusu ile yola revan olmak, hayatın gayesi ve kulluk bilincidir. Hz Peygamber (s.a.v) Efendimizin yolunun takipçileri olan bu kutlu kimseler hayata Peygamber gözlüğü ile O’nun gözünden O’nun çizgisi ile baktıkları için insanlara en güzel yol göstericidirler, her yaptıklarında hikmet, sohbetlerinde inkişaf vardır.

Bu kutlu kimselerden Şeyh Ahmed Hamdullah (1887-1958) Hazretlerinden şöyle bir örnek nakledilir: Hamdullah Hazretleri Yunan harbi bitinceye kadar Orhangazi’de Ziraat Bankası memurluğu ile başlayan vazifesine veznedarlık müdürlük yaparak devam etmiştir.Bu memuriyeti sırasında Güney Köyünde bulunan Şeyh Şerafettin Zeynel Abidin Hazretleri’nin müritlerinden olan Ziya Bey ile tanışmış, bu zatın dalaletiyle Şeyh Şerafettin Hazretlerine mülaki olmuştur. Orhangazi’nin Yunan işgaline uğramasından az önce Hamdullah Hazretleri üstazı Şeyh Şerafettin Hazretlerinin işareti ile bankadaki tüm parayı ve altınları alarak köye kaçmış, bilahare bu paralar Ankara’ya sevk edilmiştir. Ancak daha sonra Yunanlılar Orhangazi’yi işgal edince Hamdullah Hazretleri’nin yaptığı işin ne kadar yerinde olduğu ve Şeyh Şerafettin Hazretleri’nin kerameti anlaşılmıştır.

Bu hâllerin sırları, ancak ledünnî (kalbî) bir ilimle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple Hızır (a.s) gibi veliler gibi eşyanın sırrını bilenlerin işleri , sırf akılla idrâk edilemez.

İnsanoğlu dininin gereği olan şeriatı yerine getirdikten sonra mürşidin yol göstermesi ile başlayan eğitimi sonucunda ona marifet (Allah ile bilmek) kanalı açılır. Bu güzel sonuca varabilmek, ancak seyru süluk denilen eğitim süresince usta-çırak öğretmen-öğrenci ilişkisinde birbirine güvenmek ve benimsemekle mümkündür. Mürşidin gayesi müridini para,mevki , şan , şöhret , kendi nefsi vs tüm köleliklerden kurtarıp yalnız Allah’a kulluğa vardırmaktır. Bu şahsiyeti oluşturmaktır. Her koşulda insan hangi badirelerden geçiyor olursa olsun imtihan edildiği, her şeyin bu imtihanın parçası olduğu bilinci ile bu şahsiyeti koruyabilmelidir.

Hz Mevlana “Gerçeği gören gözlerden güzel bakmayı öğrendin ise; yani nebilerden, velilerden bakmak, görmek dersini aldınsa ne diye sebeplere göz dikip kalıyorsun! Demek sureti ile sebeplerin perde arkasına işaret etmektedir.

Yine Şeyh Şerafettin Zeynel Abidin Hazretleri’nin Eskişehir hapishanesindeki hatıratından beraberinde bulunan Gaffarzade Yusuf Efendi’nin anlatmış olduğu bir hadiseyi nakledelim.

Şeyh Efendi birkaç ihvanı ile birlikte hapishanede bulunuyordu. O tarihte meşhur olan bir zat da talebeleri ile beraber orada idi. O zatın talebeleri ihvanlara mütemadiyen Şeyh Efendiyi kastederek:

_Sorun bir müşkülü varsa üstazımız buradadır halleder diyorlardı.Bunu Hazrete söylediklerinde Hazret ‘’Yokmuş deyin’’ dediği halde talebelerin ısrarları karşısında

_Peki soralım biz buraya ne için geldik çıkışımız ne yolda olacaktır? Buyurdu

Talebeleri bu suali o zata götürdüklerinde o zat:

_Makamı Yusuf’ta sukutu ihtiyar edelim. Dışarıda görüşürüz ifadeli bir pusulayı Şeyh Efendiye. Böylece sorun cevap verelim meselesi kapandı. Sonra ben bu sorunun cevabını Şeyh Efendiden öğrenmek istedim. Hazret ısrarıma dayanamayıp:

_Yusuf Efendi, üzerimizde söylenilmesi lazım olan emanetler ve menakıplar var. Bunları dışarıda böyle yirmi dokuz kişiyi bir araya getirip söylememize imkan yok. Bu emanetleri siz evlatlarıma tevdi etmek için burada toplanmış bulunuyoruz. Zira bizim için buraya girmek iptila değildir.Söylenmesi lazım olan sözlerimiz olup ta dinleyecek kimsenin bulunmayışı bir iptiladır.

Demek esas iptila hapishaneye düşmek veya bunun gibi durumlar değil, esas iptila hakikate talip olmayan kimselerin çoğalmasıdır. Sebepler perdesini insan, kendi kendine aralayamaz. Bunun için böyle güzel kimselere bağlanmak ve daima talip olmak gayret göstermek yılmamak gereklidir.Ana gaye Allah’a hakkı ile kulluktur.

İnsan, yönünü sebepler sebebi olan Allah’a çevirmeli, O’na dayanmalı, O’na güvenmelidir. Sebepler Sebebi Allah’ın varlığını hissetmeli sebepler perdesini aralayarak ardındaki hakiki Sultan’ı idareciyi bulabilmelidir. Bu ise ancak mürşidi Hızır bilmek onu benimsemek ona tabi olmakla mümkün olacaktır. Bu yoldan niceleri yürümüş nice hakikatleri keşfetmiştir. Bu yol hakikat yoludur. Hak yolun güzel yolcusu Yunus Emre de öyle diyor:


Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat marifet andan içeru

Bookmark and Share

 

Hüdaverdi Kız Öğrenci Evi

Şu anda 1 ziyaretçi çevrimiçi
RocketTheme Joomla Templates