|
Cenab-ı Halik-i Zülcelal ara ara biz kullarını küfürden imana, imandan ibadete, ibadetten ihlasa ve aşka vasıl edecek resuller, nebiler, veliler göndermiştir. Bizi daha iyi bilen Mevlayı Müteal, dünya ve ahiret hayatımızı tanzim etmek ve buradaki yaşayışımızın hakiki alemde de semere vermesini sağlamak için bu zevatı kiramı içimize lütfen ve merhameten göndermiş ve onlar vasıtası ile bizlere doğru yolu göstermiştir. İmanımızın derdi için onlara mucizeler, kerametler izhar etme yetkisi vermiştir. Onlar da akılüstü harikalar göstermişlerdir.
Allah Teala’nın biz kullarına ve yarattığı bütün mahlukata şefkat ve merhameti sonsuz, lütuf ve keremi nihayetsizdir.
Hz.Adem’den Peygamberimiz Muhammed Mustafa’ya kadar halkedilen yüz yirmi dört bin Mürselini Kiram, bu hizmeti ifa etmişler ve “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” ayeti celilesinin müktezası üzerine, geldikleri âli dertlere rücu etmişlerdir. Peygamber Efendimizden sonra hiçbir peygamber gelmeyeceği bildirilmiştir. “El ulema veresetül enbiya-Benim alimlerim benim varislerimdir.” hadis-i şerifi ile bu hizmet için; hazırlanarak gönderilmiş, zahir ve batın temizliğini ifa etmiş, “Hazret” olarak içimize karışmış, dertlerimizle hemdem olmuş, kendisini bu ümmete vakfetmiş, insanlık için adamış ve yaşamış “Varis-i Resul” olan zevat-ı kiramın, kelime-i tevhidi ayakta tutacağı, cümlemizin şefaatçisi olacağı duyurulmuştur. Cenab-ı Halik-i Zülcelal, Bakara Suresi ayet 269 da mealen “Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir. Salim akıl sahiplerinden başkası iyi düşünmez.” buyurmaktadır.
Şunu hemen belirtmek isterim ki; hiçbir pir, bir dernek kurar gibi tarikat kurmamıştır. Hak talipleri, güneş etrafında seyreden seyyareler misali, onların etrafında dönüp durmuşlar, tarikatlar ve mezhepler de böylece meydana gelmiştir. Dinimizin iç ve dış yüzü, zahir ve batın şekli sağlam kaynaklarla günümüze kadar gelmiş ve ilanihaye devam edecektir.
Dün olduğu gibi bugün de tarikat ve tasavvufa veya daha genel bir ifade ile geniş cemaat hayatına insanların büyük bir ihtiyacı vardır. Çünkü büyük şehir hayatında insanların cemaat hayatı yaşaması, orta küre bir kimlik şemsiyesi altında toplanması ancak bu sayede ve halen etkileri süren tarihsel kurumlar aracılığı ile mümkün olabilecektir. Nitekim tarikat ve cemaat yapıları sosyal göç sonunda sanki bir avuç toprağın zerrecikleri gibi dört bir yana savrulan insanları bir araya getiriyor, mekanda yönünü şaşırmış insan kitlelerine istikamet kazandırıyor, bir sosyal çevreye ait kılıyor; kısaca toplumu harmanlıyorlar. Sosyal gücün önümüze çıkardığı en önemli sorunlardan biri, modern kent ile silsilelerinde birer halka olan geçmiş tarikat yapıları arasında çok büyük farklılıklar var; ancak yine de geleneğin önemli unsurları bu modern ve iradi cemaat yapılarında belirgin bir rol oynamıştır.
Tasavvufun ilk temsilcileri başta Cenab-ı Peygamber (sav) Efendimiz, sonra Hz.Ebubekir (ra), Hz.Ömer (ra), Hz.Osman (ra), Hz.Ali (ra), Eshab-ı Suffe ve âlâ meratibin silsile-i zeheb (altın halka) gelir.
Tasavvuf ehli on iki fırkadır (gruptur). Bunlardan şeriatı Ahmedî’yeye bağlı olan herhangi bir tarikatı seçerek, süluk dairesine dahil olanlar, Muhammediyyun’dur (Muhammedî yoldadır). Onlar, içi dışı mutahhar (temizlenmiş) kimseler olup, hidayet ehlidirler. Bidat ehli olup delalette olanlar ise batıl itikat üzeredir. Bunlar: Hululiyye, Haliyye, Evliyaiyye, Şemrahiyye, Huriye, İbahiyye, Mütekasiliyye, Mütecahiliyye, Vakıfıyye, İlhamiyye vs. dir.
Malum olsun ki; Sahabe-i Kiram (ra) hazeratı Nebi (sav) nin sohbetlerinin kuvveti ile cezbe ehli idiler. Sonra bu cezbe Hz.Ali kerremullahi veche (ra) efendimizden tarikat meşayihine yayıldı. Daha sonraları, birtakım silsile-i kesireye (kollara) ayrıldı. O kadar ki çoğunun silsilesi zayıfladı ve sona erdi. Onlardan yalnız, manasız ve şeyhlik suretinde bir resim kaldı. Sonraları onlardan bazı bidat ehli zuhur ederek kendilerine “Kalenderî, Ethemî, Haydarî vs.” diyen kollar türedi ki,şerhi (anlatması) uzundur. Şimdi ise fark ehli ile irşad çok azaldı.
Biz Hakk ehlini iki delille biliriz. Birincisi; zahiri delildir ki, emir ve nehyde şeriata Ahmediyyeye temessük etmesidir (uymasıdır). İkincisi; Batıni delildir ki silsileden gelmesi ve basiret üzere olmasıdır. Ona uyan, mükteza-yı hakiki (hakikaten) Hz.Nebi (as) Efendimiz’i görür. Bu görüş Hakk’la kendisi arasındaki münasebete vasıta olan Nebi (as) ın ruhaniyetidir, veya yerine göre Cismaniyyet-i Nebi (as) dir.
Hakk ehli olan Nakşibendi tarikatının silsilesinde; Hz.Ebubekir-is Sıddık’tan (ra) Bayezid-i Bistami’ye kadar “Sıddıkıyye”; O’ndan Abdülhalik-ül Gucduvani’ye kadar Bayezid-i Bistami’nin ismine izafeten “Tayfuriyye”; Şah-ı Nakşibend zamanına kadar “Havacegan”; O’ndan sonra da “Nakşibendiyye” denmiştir.
Rivayet olunur ki:
Birgün Hace Berzek hz. , Muhammed Bahaüddin hz. ne:
- Silsileniz ne canibe erişiyor? diye sordu.
Muhammed Bahaüddin hz. şöyle buyurdu:
- Silsile ile kimse bir yere varamaz. Fakat şunu belirtelim ki; tarikatımızın “Nakşibendiyye” isminin, her harfinin bir manası vardır.
Şahı Nakşibend hz. nin seyri süluk silsilesi: Seyyid Emir Külal (ks), Muhammed Baba Semasi (ks), Ali Ramiytini (ks), Mahmud Fagnevi (ks), Arif Rivgirevi (ks), Abdülhalık Gucduvani (ks), Yusufül Hemedani (ks), Aliyyül Fermedi (ks), Hasanül Harkani (ks), Bayezid-i Bistami (ks), Caferüs-Sadık (ks), Kasım bin Muhammed (ra), Selman-ı Farisi (ra), Ebubekir-is Sıddik (ra) dan geçerek Minnebiyyina Muhammedin Efendimiz’e (sav) ulaşır.
Kaynaklar:
* Mev’iza-i Hasene * Hz. Muhammed (sav) inVarisleri * Beyan-ül Esrar-ül Talibin
|