Giriş
     
Mektup PDF Yazdır E-posta


BİR MEKTUP Kİ GELEN;  YAKINDI ARTIK  FETİH


       Kuşatma altındaki Bizans’a yiyecek ve yardım getiren 3 Ceneviz ve 1 Bizans nakliye gemisi Zeytinburnu açıklarında Osmanlı donanmasını atlatarak Haliç’e geçmeye muvaffak olur. İşte Fatih’e ait atını denize sürerken tasvir edilen o müthiş tablo o an cereyan eder. 2 Nisan 1453’te başlayan kuşatmanın 18.günü...       Öfkelenen Fatih, atını denize sürer.
Bu başarısızlık Osmanlı ordusunun moralini sıfırlar. Bizans ümitlenir. Üstelik Avrupa’dan gelecek Haçlı yardımları konusunda da ümitlerini ve dayanma güçlerini artırır. Osmanlı devlet erkanının büyük bölümü zaten kuşatmanın kaldırılmasından yanadır. İstanbul fethedilirse Fatih’in artacak itibarı yanında kendilerinin etkisizleşeceği endişesi yaşayan üst düzey devlet erkanının sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Bu olay üzerine sesleri daha da gür çıkar. Orduyu da yanlarına çekmek üzeredirler. Homurdanmalar iyice artar. Bu olayın hemen ardından aynı gün içinde Akşemsettin’in mektubu ulaşır Fatih’e... Mektup oldukça serttir ama son cümlesi “Söylediklerim tamamen sizi sevdiğimizdendir” diye biter.

       İşte o mektup...


      “...Bu hadise, gemi ehlinden oldu. Kalbime büyük bir kırıklık ve üzüntü getirdi. Bir fırsat görünüyordu. Fakat bu hadise o fırsatı ortadan kaldırdı. Yeni gelişmeler oldu.
       Birincisi, kafirler rahatladı, sevince boğuldu, moral buldu.
İkincisi, sizin görüşünüzün eksik, hükmünüzün ve kararlarınızın isabetsiz, sözünüzün tesirsiz olduğu görüşü kuvvet kazandı.
Üçüncüsü, dualarımızın kabul olmadığı, müjdemizin geçersiz olduğu ifade edilir oldu. Bu bakımdan bu hadise, bunun gibi pek çok mahzurlar doğurdu.
Şimdi yumuşaklık ve merhamet gerekmez. Bu hususta kusuru görülenler, fethe muhalif olanlar tespit edilip, bunlar görevden azil dahil gereken en şiddetli ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer bunlar yapılmazsa, kaleye yeni bir hucuma kalkışıldığında, hendeklerin doldurulmasına karar verildiğinde gevşeklik gösterilecektir.
        Bilirsiniz, bunlar yasaktan (zordan) anlayan Müslümandır. Allah için canını, başını ortaya koyan azdır. Meğer bir ganimet göreler, canlarını dünya için ateşe atarlar.
       Şimdi sizin yapmanız gereken, bütün gücünüzle, fiilen, emirle, hükümlerinize, sözünüzle işe sarılmanız, gayret göstermenizdir.
Bu tür görevler, gerektiğinde merhameti ve yumuşaklığı az, şiddet kullanabilecek zora başvurulabilecek kimselere verilebilmelidir. Bu, hem geçmişteki uygulamalara, hem de dine uygundur.
      Allah şöyle buyuruyor: “Ey şanlı Peygamber! Kafirlerle, münafıklarla sonuna kadar savaş ve onlara karşı sert ol. Yumuşak davranma. Onların varacakları yer, cehennemdir ki, orası varılacak ne kötü yerdir.”
      Bir acayip hal oldu. Üzgün bir halde otururken, Sâdâtın büyüğü, Cafer-i Sadık’ın işareti üzerine Kur’an-ı Kerim üzerinde mütalaada bulunurken şu ayete rastladım: “Allah münafıklara ve kafirlere ve ebedi olarak cehennem ateşini vaad etti. O, onlara yeter. Allah onları rahmetinin sahasından uzaklaştırdı. Onlar için devamlı azap vardır."
      Bu ayete göre, bu işte gayret sarf etmeyenler de, senin emrine uymayanlar da Müslüman değildir. Bunlar, münafık hükmünde olup, kafirlerle cehennemde beraber olacaklardır.
      İşlerini daha sıkı tutmandan ve sert davranmadan başka çare olmadığı anlaşıldı. Sonuçta Allah’ın yardımıyla biz buradan utanan ve gücenen değil, ferahlayan mansur (yardım edilen) ve muzaffer olarak dönen oluruz. İmdi, “kul tedbiri alır, takdiri Allah’a bırakır” hükmü her zaman geçerlidir. Neticede başarı Allah’tandır. Ama elden gelen bütün gayret sarf edilmelidir.
Allah Rasülü ve ashabının sünneti de budur.
      Hüzünlü bir halde iken biraz Kur’an okuyup yattığımda, bir takım lütuflara ve müjdelere mazhar oldum ve teselli buldum.
Bu söylediklerim sana boş söz gibi gelmesin. Gereğini yapasın. Söylediklerim tamamen sizi sevdiğimizdendir.”

      Bu mektup neticesinde Fatih Sultan Mehmet Han azimeti seçerek  etrafını saran fethin gerçekleşeceğinden bile kuşkulu, neticeye  inanmayan devlet erkanını devre dışı bırakarak Onu zafere giden yolda engelleyen unsurları bertaraf eder.

      Kesin zafere  bu kadar inanan bir lider atını denize sürecek haddeye gelir ,Ancak fethe karşı büyük bir hezimet yaşandığını düşünürken esasen bu hezimette bir fırsat olduğu işaretini Üstazı Akşemseddin Hazretlerinden alır. Akıl gözü ile değil elbet firaset ile keşfedilecek bir gerçek olmalıdır bu yaşanılan. Hezimetin de bazen bir kilometre taşı olabileceği farkındalığı. Akşameseddin hazretleri ne güzel uyarıyor ‘’fethe muhalif olanlara azil’’ gerekir.
Gemilerin Haliç’e geçmesi demek ordumuzun içinde var olan samimiyetsizlerin;  fetih ruhunu paylaşmayanların ; Peygamber müjdesine talip olmayanların;  yani yar olmayıp bar olanların ortaya çıkması demektir.
       Öyle ise aynı rüyayı görmeyenlerle ‘’bir’’ olmak mümkün değildir  ve ikiliğin olduğu yerde netice alınamayacağı mukadderdir.
Sonunun sürekli hezimet olacağını düşünen topluluk  kahramanlıktan nasibini alamaz. Fetih için ise yek vücut olmak şarttır.
       Öyleyse zafer;  iki gözün bir gördüğü gibi ‘’tek’’i görebilmektedir. Böylelikle Fatih Sultan Mehmed Han gereğini yapar; azil gerçekleşir.
Dervişlik ruhu burada saklıdır. Feraset ehlinin sözündeki hikmeti kavrayabilmek , dahası itaat edebilmek.. Bazen gemileri yakmak yapılması gerekendir.
Bu olay bize , izi takip edilenlere  veyahut hayatın içinde yanımızda dost diye bulunan kimselere de dönüp bir daha bakmak gerektiğini düşündürüyor. Münafık ve mümin kavramlarının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
       Gayrete ve azimete mi teşviki işitiyor kulaklarımız yoksa aman sen de bir sen mi kaldın fısıltılarını mı işitiyor? Münafıklarla birlikteyiz müminlerle mi? Münafık mıyız mümin mi?

      Saf bu kadar net.
      Bir hikayedir anlatılır: Hz İbrahim’i (a.s) yakmak için nemrutun hazırlattığı  büyük ateşe; karıncanın biri su taşıyormuş söndürmek için. Demişler ki ‘’Be hey karınca senin taşıdığın su ile söner bu ateş? Karıncanın cevabı gayet manidardır . ‘’Evet belki sönmez ama en azından safımı belli ederim ‘’
Hayatımızda bir hezimetin ardından  hangi formatın atılacağını bize işaret eden, doğru safı işaret eden  bir yol göstericimiz var mı?
Üstazımız Hasan Burkay Hüdaverdi (k.s) Salih kimselerle oturmayı ve bu hususta bir teyakkuz halinde bulunmamız ne güzel öğütlüyor:
‘’Salih kimse denilince insana dünya ve ahrette faidesi olacak insanı saadeti ebediyete sevk edecek kimseler akla gelmektedir.Onlar sevdiklerini ne unuturlar ne de kendileri unutulurlar.Bunlar dünya durdukça yaşarlar daima rahmetle anılırlar.

İksiri azamdır nutku ehlullah
Taşa deyse anı safi zar eyler

Bir naza eylese arifi billah
Çakıl taşlarını mücevher eyler.

Nereye davet olunuyoruz? Davetçi teşekkül ne olursa olsun davetin ismi ve vasfı ne ile ifade edilirse edilsin vazifen ve tarzı hareketin belirmiş demektir: Taatı kabul isyanı red
Ulema Peygamberlerin varisleridir.Onlar gördükleri her şeyin aslını sebebini hikmetini hayrını ve şerrini faydasını ve zararını araştırırlar.

Düşünmeliyiz; Hayatı doğru yorumlayan hayra teşvik eden kaç kişiye kaç dosta sahibiz ?Kulaklarımız hangi fısıltılara ev sahipliği yapıyor?.

 

 

Kaynakça:
Hasan Burkay Hüdaverdi (k.s) Meviza-i Hasene 1-2
Osman Özsoy (Akşemseddin Hz in Mektubu)

Bookmark and Share

 

Hüdaverdi Kız Öğrenci Evi

Şu anda 23 ziyaretçi çevrimiçi